Image Image Image Image Image Image Image Image Image

Kendi el yazısıyla yaşam öyküsü

Asım Orhan Barut | Kendi el yazısıyla yaşam öyküsü
Asım Orhan Barut | Kendi el yazısıyla yaşam öyküsü
Asım Orhan Barut | Kendi el yazısıyla yaşam öyküsü
Asım Orhan Barut | Kendi el yazısıyla yaşam öyküsü
Asım Orhan Barut | Kendi el yazısıyla yaşam öyküsü
Asım Orhan Barut | Kendi el yazısıyla yaşam öyküsü

“Yaşam Öyküm"

Benim için tertip ettiğiniz bu onur toplantısı için sizlere candan teşekkür ederim. Hoş bir geleneğe göre biraz kendi hayatımdan ve tecrübelerimden bahsetmemi istediniz. Bu bana bir hayat üzerinde düşünmek ve yerimin nerede olduğunu tayin etmek fırsatını verdi. Max Weber’in “Ortsbestimmung der Geganwort”, yani hâlihazırdaki yerimiz dediği gibi. Ben başkalarının bu gibi hatıralarını daima büyük bir sevinçle dinledim ve okudum. Umut ederim ki bu söyleyeceklerim ve bir iki filozofik dipnotu sizlere ve bilhassa gençlere, kendi hayatınıza bakmaya yardımcı olur ve canınızı sıkmaz.
En iyisi en baştan başlayalım. Malatya’da doğmuşum. Aslında doğumumun ne yılı ne de günü tam belli değil. Annem “yazın en sıcak gününde (Malatya şivesiyle ‘ tommuzun ortasında’) doğdun” derdi. Daha sonra hevesli olup altı yaşında okula başlamak istediğimden yaşımı bir sene büyük göstermişler. Sözün kısası böylece bana 24 Haziran 1926 diye bir doğum tarihi verildi, astrologları iyiden iyiye şaşırtmak için. Adımda doğduğum günlerde Malatyadan geçen, zannediyorum Erzincanlı, Mustafa Asım isminde bir alimin hatırası için verilmiş ki bundan bizde halkın hocalara, okumuşlara olan büyük saygının örneği olarak bahsediyorum. ‘Orhan’da sonradan ilave edilmiş.
İlkokulda sınıfın en küçüğü idim, beni ilk sıraya oturttular ve bu hep böyle kaldı. Halan da genellikle ilk sırada otururum. Tarih, edebiyat ve tiyatro sevdiğim derslerdi. Beş yıllık ilkokul öğretmenim Sıdıka hanımdan daima büyük bir sevgi ve destekleme gördüm ve bu sevgi de karşılıklı idi.
Hepimiz bazı öğretmenlerimize ne kadar borçlu olduğumuz biliyoruz. Bu gibi fırsatlarda bu borçlara minnettar olarak teşekkür etmek bize sevinç veriyor. Onlara “isimsiz asker” gibi bir anıt dikilmeli.
Matematiğe olan merakım ancak ortaokulun ikinci sınıfında cebir dersiyle başladı. Kilisli Rifat Bey isminde bir matematik hocamız bize kısa zamanda cebirin oldukça güç sırlarını öğretmişti. Ve o yaz ilk olarak da özel matematik dersleri vermeye başladım. Hatırımda iyi kaldıysa ders başı elli kuruştu. Hocalığım bu tarihten başaldı diyebilirim ve sürekli devam etti; onüç yaşımda idim. Malatya o zaman uzak bir doğu şehri olmasına rağmen lisede fevkalade kuvettli öğretmenlerimiz vardı. Bazıları avrupada tahsillerini yapmışlardı.
Edebiyat öğretmenimiz. Tanınmış bir şairdi. Tarih öğretmenimizin basılmış kitapları vardı. Lisenin onbirinci ve son yılı olan fen şubesinde bazan matematik ve fizik derslerini hoca yerine hazırlardım. Bunların birinde Newton’un hareket deklenmerinin integrasyonunu yapmıştık. Hareket denklemlerine olan sevgi ve merakım bugüne kadar devam ediyor. Biliyorsunuz ‘dinamik sistemler’ teorisi bugün bile fiziğin ve matematiğin en canlı kısımların birini teşkil etmektedir. O zamanlar teşvik için bir “iftihar listesi” vardı, bilmeme şidi hala var mı? Üç ortaqokul, üç lise altı sene iftihar listesinde olanlar için resimli bir kitap çıkmıştı ama kayboldu. Bugünkü amerikan liselerine göre oldukça zor matematik problemleri çözerdik. “FGM” denilen fransızca kalın bir bakalorya problemleri kitabı vardı. 1943 yazında Üniversite imtihanlarına hazırlanırken bu kitaptan epey problem cözmüştük.
Malatya gibi küçük bir taşra şehrinden İstanbul’a gelmek genç bir kafayı heyecan ve ümitle dolduruyor. Altı ay sonra ayni hisleri İstanbul’dan Viyana ve İsviçre’ye geçince de yaşadım. Eylül’de İstanbul Teknik Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Okulu ve Avrupa imtahanlarına girmiştim. Sevgim fizik ve matematik olmasına rağmen herkesin rağbet gösterdiği dal mühendislikti. Fen fakültesine kimse gitmiyordu. Umarım bu değişmiştir. Veya değişir. Çünkü her yıl birçok gençler her yerde büyük tereddüt ve seçme kararında kendilerine sorarlar, “ sevdiğim bilim dalına mı gireyim, yoksa daha çok para kazanılan mühendisliğe veya tıbba mı?” Zannetmiyotum ki para kazanmak, maddi zenginlik en sonda insanı tatmin edecek bir gaye olsun. Diğer taraftan manevi amaçları takip edebilmek için biraz da madden tatmin edilmiş olmak zaruridir.
Teknik Üniversite o sene ayrı bir imtahanla bazılarımızı doğrudan doğruya yatılı olarak ikinci sınıfa lamıştı. Gümüşsuyunda böylece üç dürt ay avrupa imtahanlarının sonucunu bekledik. 1944’ün ilkbaharında bir akşam otuz kişilik bir grup Sirkeci’den trenle İsviçre’ye hareket ettik. İkinci cihan harbi tam o zaqman bütün şiddetiyle Balkanlara iniyordu. Amerikalılar Sicilya’dan Balkanlardaki Alman tesislerini bombalıyordu. Almanlar da tam biz Macaristan’a girmeden orasını resmen işgal etmişlerdi. Normal iki üç günlük tren seyahati bir aydan fazla sürdü. Genç ve ümit dolu olmasaydık, herşeyi şakaya almasaydık, bu yolculuğu tammlayamazdık. Ne ise, bu ayrı bir hikâye…
İsviçre’de bir enstitüde üç dört ay almanca öğrendikten sonra 1944’ün sonbaharında Zürih’te ünlü ETH’da (“Eidgenössische Techische Hochschule”) derslere başladık. Ben lisede fransızca öğrenmiştim; almanca başta fonetik ve kolay geldi, fakat biraz sonra gramerin inceliklerini anlamak epey çalışma istedi. Benim için lisan öğrenmede en iyi metot boyuna okuma idi, ve elime geçen herşeyi okuyordum, roman, şiir, gazete.
ETH’da biz Türkler teorik derslerde genellikle başarılı olurduk ama teknik ve tatbiki derslerde güçlük çekerdik. İsviçreliler teknik resim çizmekte, laboratuar deneylerinde, makine kostruksyonunda bizden pek çok tecrübelilerdi. Bu da muhakkak daha tekniki bir ortamda yetiştiklerinden ve daha tekniki liselerden geldiklerinden dolyı idi. O zaman Malatya gibi liselerde laboratuar deneyleri hemen hemen yok gibi bir şeydi. Bu arada şunu da söyleyeyim. Ne yazık ki okulda iyi bir bioloji ve musiki öğrenimi yapamadım ve bu eksikliği daima hissettim. Bu da lise yaşlarında elde edilen veya edilemeyen bilgilerin ne karad önemli olduğunu gösteriyor. Zürih’te Plancherel, Hopf, Stiefel, Eckmann, Pfluger, Saxer, Gonseth, Pauli, Scherrer, Wentzel, Busch, Ackeret, Zsegler gibi fizik ve matematik hocaları vardı. Bunların ne kadar kıymetli ve meşhur bilim adamları olduklarını daha çok sonra anladık. Yalnız Nobel ödüllü Pauli’nin şöhretini o zaman biliyorduk. Her sahada ders dinlemek merakımdı. Ne kadar fizik, matematik, mühendislik, kimya, edebiyat, sanat ve bilhassa lisan dersleri alabildimse aldım. Şimdi bile toplantılarda genellikle bütün konuşmaları dinler, konferansları kaçırmam. ETH’da bize “iyi bir temel öğrenim edinin, sonra hayatta önünüze ne sahada problem çıkarsa çıksın çözersiniz” derlerdi. İyi bir temel bilgiyle ve çalışma tarzını, bilimsel düşünceyi kapsayan, kanaatımca, her türlü problemi başta inceler, sonra bilmediklerini öğrenir ve sonra bir çözüm yoluna varır.
1948 sonunda deneysel diploma çalışmasını bitirdikten sonra tatbiki fizik enstitüsünde asistan olarak doktora çalışmasına başladım. Burada bana aşağı yukarı beş sene boyunca büyük sabırla ve bir ağabey gibi yol gösteren, her türlü yardımı esirgemeyen kıymetli arkadaşım Enis Baş oldu. Enis, Berlin’den harbın sonuna doğru Zürih’e gelmişti ve Fischer’in enstitüsünde kendi kendine bir laboratuar kurmuştu. Ben de aslında Enis’in laboratuarında çalışıyordum. Yüksek derecede boşluk (vacuum) elde etmek ve boşluğum deliklerini bulmak sırlarını ondan öğrendim. Birçok tecrübeler yaptık; elektron emisyonu, ikinci elektronlar, elektron optiği, multipliers, parçacık sayılması, yüzey (surface) fiziği, katodlar, vesaire, vesaire. Bu deneyler epey zaman alıyordu. Bu devrede fiziğin aslını tamamen kavramak için teorinin iyiden iyiye içine girmenin lüzumuna kani oldum. Bir bakımdan tam genç yaşta, nasıl olsa teorik fiziğe eninde sonunda geçeceğine göre, beş sene genel fizikte zaman kaybettim denilebilir. Fakat belki de bu çalışmalar bana ilerde faydalı olacak bir fiziki his, bir entuisyon verdi ki bundan sonra daima formal axiomatik fizikten biraz kaçındım. Bugün bile fizikte formal sistemlere yüzde yüz güvenmenin, onlara daima bağlı kalmanın doğru olduğuna inanmıyorum. Matematikte bu biraz başka… Zaten daima kafam filozofik soru sorma şekline daha çok yatıyordu. Gonseth’in haftada bir akşam yaptığı filozoflar toplantısına giderdim. O zaman O, “Dialectica” mecmuasını çıkarıyordu. Fakat burada da pek uzun palavralı konuşmalara pek sabrım yetişmiyordu. Gençliğin heyecanıylakendi kendine, evvela fiziği öğreneyim, sonra filozofiye dönerim, sonra da hayat problemlerini, yani hayat nedir, nasıl yaşamalı, ele alırım diyordum. Fakat şimdi biliyoruz, fiziği bitirmek diye bir şey yok. İlim ve öğrenme bitmediği gibi üstelik büyüyor bile.
Hayatta bir değişme zamanıydı ve 1953 sonbaharında bir Rockefeller bursu kazanarak Chicago Üniversitesi matematik fakültesine gittim ve bir sene saf matematik ve fizik öğrendim. Deneysel fizikten matematiğe ve nihayet ikisinin ortası teorik fiziğe geçiş!
Enrico Fermi Chicago’da 1953-54 yıllarında Kunatum Mekaniği dersini veriyordu. Ne yazık ki bu onun son dersi oldu. Diyebilirim ki bu teoriyi o zaman ilk olarak biraz anlamaya başladım. Fikrimce tam olarak kuanta teorisini bugün bile kimse anlamıyor. Anladığını zannedenler Bergen Davis’in sözüyle “Hep biraraya gelip aynı şeyi tekrar ediyorlar” Son yıllardaki çalışmalarımın bazıları beni tekrar kuanta teorisinin tam başına götürüyor. Zannımca, Planck sabiti (ħ)yı (yahut…….=1/137) hesap etmeden kunata teorisini tam anlayamayacağız. Fizikte ve diğer alanlarda şüpheler arttikça en iyisi olayların kaynağına dönmek ve yeniden başlamak. Fermi fevkalade bir hoca idi. El yazısı ile yazdığı notları dağıtmıştı. Bu notlar şimdi küçük bir kitap olarak basıldı; bende orijinalleri var. Her işlem diğerinden kesin ve aşikar olarak akıyordu. Pauli aksine Zürich’de hazırlanmadan ders veriyordu. İki büyük fizikçi hoca olarak ne kadar farklı olurlar! Fermi’den sonra tanıdığım ve bana fiziki düşünme tarzı ile ilerde (1965- ) en fazla etki yapan fizikçi Heisenberg olmuştu.
Her mevzuya olan doyulmayan merakım ve uzun süre deneysel çalışmalarımdan dolayı hakiki teorik araştırmaya epey geç başladım, otuz yaşlarına doğru. Denilik ki fizikçi ve matematikçiler en iyi çalışmalarını otuzundan evvel yaparlar. Fakat bu ümidimi fazla kırmadı. Bu sözleri belki belli bir problemi çözmek veya güç bir teoremi ispat etmek gibi çalışmalarda doğru… Diğer taraftan yeni bir yol açmak, olaylara bilerek bambaşka bir yönden bakmak, bazan biraz daha tecrübe, olgunluk ve geniş bir ufuk ister. Her ne ise otuzun çok yukarısında da önemli buluşlar yapanların misalleri vardır. Yaşı yukarı olanların cesareti kırılmasın.
Buraya kadar aşağı yukarı öğrenim yıllarımdan bahsettim. Bundan sonra da öğretim ve araştırma yılları başlıyor. Bilim dalını seçenler için öğrenme tabii bitmiyor. Fakat öğrenirken bu arada insanlığın kollektif ilim yapısına bir iki taş koymak bahtiyarlığını arıyoruz.
İlk öğretim üyeliğimi Pasifik sahilinde Oregon eyaletindeki Reed College’da yaptım. Bu, küçük, fevkalade şöhreti olan özel bir okul… Dokuz ayda son sınıf talebelerine hemen hemen bütün teorik fiziği kaplayan, mekanikten, genel relativiteye kadar, bir ders vermiştim. Hem ben hevesliydim, hem de onlar. Ondan bu yana bu gibi bir öğretim deneyimi hiçbir yerde yapamadım. Ders yılı sonu talebeler bana Eddington’ın “Fundamental Theory” kitabını hediye ettiler. Bu da dersin amacıydı. Bu kitabı birkaç kere okumaya niyet ettim ama hala anlayamıyorum. Zaten başka tam anlaan da yok. Reed’den sonra yazı Stanford’da geçirip bir sene Montreal Üniversitesinde kaldıktan sonra Syracuce Üniversitesine gittim.
Bu devrede ilk orijinal yeni yönlü teorik araştırma tecrübem probabilite teorisinin yeni bir şekli olmuştu. Üzerinde epey düşünmeme rağmen bu yazıyı bastırmadım. Hala duruyor. Belki bir gün bu düşünceye dönerim.
1950’lerin son senelerine doğru temel parçacıklar ve yüksek enerji fiziğinde yeni hamleler başladı, hem teorik hem de deneysel olarak. Statistik mekanik ve kuanta teorisindeki bazı çakışmalardan sonra o zaman büyük kuvvetimi bu yöne çevirmeye kara verdim. Yeni bulunan temel parçacıkların bulduğum bir “octet” simetrileri bana pek bir önemli geldi. Üç yıl sonra bu simetrilerin Gell-Mann ve Ne’eman ‘ın SU(3)-simerisiyle aynı olduğu meydana çıktı. Bu arada zayıf etkilerdeki (V-A)-teorisini veren “Strong Reflection Principle for each Fermion” diye bir yazım Physical Review Letters mecmuasında reddedildi. Doğru olmasına rağmen tecrübesizlikten takip etmedim. Yazısı reddedilen gençlerin cesaretleri kırılmasın. Genellikle genel akım (“mainstream”) dışında çalışanlar için yazılarn kabul edilmemesi seyrek değil, ve “zamanından önce” olan düşünceler hemen dikkat çekmez, zaman ister. Bazıları bir müddet sonra yeniden bulunur ve o zaman daha çok dikkati çekerler. En acısı reddedieln bir fikrin bir zaman sonra bir başkası tarafından bulunması ve yayınlanması.
Hayatımda en iyi çalışma, danışma ve tartışma atmosferini Berkley’in Lawrence Radiation Laboratuarı’Nda buldum. 1961-62’de orada idim. Geoffrey Cheur’un haftada bir öğle semineri vardı. Herkes hazırlanır gelirdi ve ortaya çıkan problemleri gelecek haftaya kadar çözmeye çalışırdık. Araştırma merkezinin diğer organizasyonlar gibiaktif ve pasif, büyüme ve çözülme devirleri oluyor. Fikrimce böyle merkezlerin üniversite içinde ve üniversiteye bağlı olması daha iyi… Çünkü bu durumda talebe ile temasta kendini sürekli yenileyebilirler. Organizasyonlar ve ortamların günlük işlemeprensipleri yanında daima kendini yenileyecek bir mekanizmayı da kurmaları da lazım; statik teşekküller uzun dayanmazlar.
Sonra araştırmanın üniversitelerde daima öğretilen sağlam temel kaynaklara bağlanması, derin soruların hiçbir zaman gözden kaçırılmaması lazım. John von Neumann’ın dediği gibi, kaynaklardan uzak matematik ve fizik, kaynaklarından uzak, parçalanmış küçük dereler gibi, nihayet kururlar. Bulunduğum CERN ve TRIESTE gibi teorik fizik araştırma merkezleri çok iyi başladılar, fakat bence saydığım şartları henüz tam yerine getiremediler.
Son yirmi yıl içinde yaptıklarımı uzun uzun anlatmayayım. Yalnız kendi bilim hayatım için en önemli gördüğüm yolu söyleyeyim. Bu da tabiatın, maddenin basıt fakat bütün olayları içine alan bir modelini bulmak. Bu da dışarı bir doğanın varlığın kabul etmek ve onun gayet az, derin, kaçınılmaz kurallarla geliştiğine inanmak demektir.
Birçok modern fizikçiler bu filozofiyi ortadan kaldırmak istiyorlar, yalnız doğada gördüğümüz kuralları, oranlar tasvir edelim yeter diyorlar. Bence bu kâfi değil ve zannımca parçacık fiziğinin son senelerdeki kendine has lisanı ileserbest genişlemesi, gelenek fiziğinden ayrılmasıve tavuskuşu gibi renklenmesi bu filozofiden gelmekte. Ne ise son beş altı yıldır, maddenin basit kaynaklara dayanan bir elektromanyetik modeli ile uğraştım. Model yapmak hipotez yapmak demektir ve hipotez yapmak pozitif bir faaliyettir, çünkü hakikati bulmaya yardım eder. Manyetik kuvvetlerin küçük mesafedeki büyük rolleri, fizik tarihinin garip bir hadisesi olarak, üzerinden geçilmiş önemli bir doğa kuvveti olduğu ortaya çıktı. Bugün öyle görünüyor ki çekirdek kuvvetleri, radyoaktif bozulma gibi zayıf etkiler, elektromanyetik kuvvetlerin kısa mesafede kendini gösterdiği başka bir şekil. Bu o kadar basit br konservatif bir düşünce ki, daha geniş sistemlere alışmış fizikçiler için inanılmaz görünüyor.
Teorik fizik bence sırat köprüsü gibi… Maxwell’İn sözüyle teorik fizikçilerin ya kendilerini ortaya çıkan metemetik problemlerinin inceliklerinde kaybetmeleri, ya da hoşlarına giden fenomenolojide israr etmeleri çok kolay. İkisinin ortasını bulmak, basit fakat aşikâr olmayan, elle kolay kolay tutulamayan mrfhumları, bağlantıları görmek zor. Doğa böyle prensiplerle çalışıyor. Pek küçükken geceleri sırat köprüsü üzerinde düşünür, korkudan titrerdim.
Trabzon, Ağustos 1982
Asım Orhan Barut